Mikofobi ve Mikofili: Mantar Korkusunun Kültürü
İçindekiler
Aynı ormanda yürüyen iki kişiden biri sepetini doldurur, diğeri yerdeki şapkalı şeyin üstüne basmamak için yolunu değiştirir. İkisi de aynı türü görmüştür. Bu farkı adlandırmak için bir kavram çifti var ve altmış yılı aşkın süredir tartışılıyor.
Çifti ortaya atan kitap 1957'de çıktı: Valentina Pavlovna Wasson ve R. Gordon Wasson'ın iki ciltlik Mushrooms, Russia and History'si. Wasson bir bankacıydı, eşi Rus asıllı bir çocuk doktoru. Anlatılan hikâyeye göre balayında ormanda yürürken Valentina mantarların üstüne atılmış, Gordon ise geri çekilmiş; ikisi de diğerinin tepkisini tuhaf bulmuş. Kitap iki terim bıraktı: mikofili, mantarı seven kültür; mikofobi, mantardan çekinen kültür.
Tez neden bu kadar tuttu
Wasson'ların iddiası cesurdu. Slav halkları mikofil, Anglosakson halkları mikofobdu ve bu fark tesadüf değildi; dil, folklor ve çok eski kullanım katmanlarına kadar iniyordu. Bir topluluğun mantarla ilişkisini, o topluluğun mantar için kaç ayrı kelimesi olduğuna bakarak okuyabileceğinizi söylüyorlardı.
Fikir yayıldı çünkü açıklayıcıydı ve akılda kalıyordu. Etnomikoloji diye bir alan büyük ölçüde bu tartışmanın etrafında şekillendi.
Nerede çatlıyor
Sorun şu ki ikilik, ölçülmeye başlandığında ikilik olarak durmuyor. Meksika'nın Chiapas eyaletinde yayla ve ova topluluklarını karşılaştıran bir çalışma (Ruan-Soto ve ark., Journal of Ethnobiology and Ethnomedicine, 2013) mikofili ile mikofobiyi iki kutup değil, bir derece ölçeği olarak ele aldı. Çıkan tablo iki uç değildi: katılımcıların çoğu ara derecelerde toplandı.
Aynı literatür, Wasson'ların "yaylalılar mikofil, ovalılar mikofob" tarzı bölmelerinin dayandığı kanıtın sınırlı olduğunu ve az sayıda göstergeye dayandığını belirtiyor; sonraki saha çalışmaları bu sınıflandırmaları kesin bulmadı. Daha yeni tartışmalar bir adım öteye gidip çerçevenin kendisini sorguluyor: bir kültürü mantar sevgisi ya da korkusuyla tanımlamak, insan duygusunu merkeze koyup mantarı bu duygunun yansıdığı pasif bir yüzey hâline getiriyor.
Yani terimler hâlâ işe yarıyor, ama etiket olarak değil, soru olarak: kim, hangi tür için, kimden öğrendiği bilgiyle?
Türkiye tek bir cevap vermiyor
Türkiye'yi bu ölçeğin neresine koyacağınızı sorarsanız, ülke ölçeğinde tek bir tutumdan söz etmek zor. Yenilebilir yabani mantarları konu alan gastronomi çalışmalarının çizdiği tablo bölgesel ve tür bazlı: Karadeniz'in yağışlı ormanlarında kanlıca — yörede çıntar ya da melki — ve porçini öne çıkıyor; Ege'de kuzugöbeği, yerel adıyla göbelek ya da höbelen, ekonomik değeri konuşulan bir ürün; Güneydoğu ve İç Anadolu'nun kumlu topraklarında domalan, halk arasındaki adıyla keme, toprak altından çıkarılıyor.
Bu tablo "mantarla ilgilenmeyen bir ülke" tarifine uymuyor. Öte yandan aynı ülkede her sonbahar zehirlenme haberleri çıkıyor. Bu iki olgunun birlikte bulunması, mikofili ve mikofobiyi ülke düzeyinde etiket olarak kullanmanın neden işe yaramadığının somut örneği: ilgi ile güvenlik ayrı eksenler. Toplanan türlerin nasıl karıştırıldığı ve hangi ayrım hatalarının tekrarlandığı ayrı bir yazının konusu.
Çekingenlik nereden beslenebilir
Bir topluluğun bir yiyecekten uzak durması için mistik bir sebep aramaya gerek yok. Aşağıdakiler kanıtlanmış nedenler değil, konunun literatüründe sık dile getirilen mekanizmalar — ve Türkiye özelinde ölçülmüş değiller.
Kötü sonuç görünür, iyi sonuç görünmez. Sorunsuz geçen yüz toplama haber olmaz; bir zehirlenme olur. Bu asimetri, riskin olduğundan büyük algılanmasına yol açabilir.
Adlandırma ile ayırt etme birlikte gider. Bir türü adlandıramıyorsanız onu diğerlerinden ayırmanız da zorlaşır; ayrım yapılamayan şeyden uzak durmak makul bir varsayılan davranıştır. Bu ilişkinin Türkçedeki karşılığını mantarı adlandıran kelimelerin izini süren yazı ele alıyor.
Aktarım kesilirse bilgi de gider. Şehirleşme ve ormanla temasın azalması, kuşaklar arası aktarımı zayıflatan etkenler olarak sık anılıyor. Bu tür bir kayıp, sonuçta korkuya benzeyen bir çekingenlik üretebilir; ama bunun Türkiye'de ne ölçüde yaşandığı ölçülmüş değil.
Ölçekte nereye bakmalı
Bir topluluğun mantarla ilişkisini anlamak için sorulacak sorular aslında Chiapas çalışmasının sorduklarına benziyor. Kaç tür adlandırılıyor. O adlar hangi türleri ayırıyor. Bilgi kimden kime geçiyor. Toplanan ürün pazara giriyor mu, yoksa yalnız hane içinde mi kalıyor.
Bu sorular sorulduğunda Wasson'ların ikiliği bir sınıflandırma olmaktan çıkıp bir araştırma programına dönüşüyor. Bıraktıkları asıl şey de bu: insanın mantarla ilişkisinin hiçbir yerde nötr olmadığı sezgisi. Ötzi'nin yanında taşıdığı mantarlardan bugüne uzanan kayıt, ilişkinin ne kadar eskiye gittiğini gösteriyor.
Türkiye tarafında bu soruların cevabı henüz derli toplu bir yerde durmuyor. Toplama pratiğine dair yerel bilgi ile türlerin bilimsel kaydı ayrı hatlarda ilerliyor — Türkiye'de mikoloji araştırmalarının seyri bu iki hattın ne zaman buluşacağını belirleyecek.